BİLİM

Alexander Moseley - A'dan Z'ye Felsefe


BİLGİ TEORİSİ (bkz. EPİSTEMOLOJİ)

BİLİM

Bilim, bilgi demektir, yani bilginin anlam, referans ve doğruluk açılarından incelenmesi olan epistemoloji ile yakından ilgilidir. Bilim (doğa bilimleri) fiziksel dünyayı ele alır, kimya, fizik ve biyolojiyi kapsar. Sonuçları açısından bakıldığında bilim muazzam başarılı olmuştur. Bundan kuşku duyacak biri varsa, biraz çevresine bakması ve bu kitap dahil gözüne çarpan ürünler üzerinde birkaç dakika düşünmesi yeterli olacaktır.

Bu açıdan bakıldığında, bilimin epistemolojisi başarılı olmuştur. Bu başarılar doğal olarak ilgi çekmiştir: Felsefeciler ve başka türden aydınlar bu yöntemleri kendi alanlarında tekrarlamaya çalışmışlardır. Ama bu tür bir yaklaşım doğa bilimlerinin yöntemlerinin uygulama bakımından evrensel olduğunu ima eder ki bu hiç de zorunlu değildir. Bilimsel yöntem bir teorinin deney yapma yoluyla test edilmesine ve bu deneyin tekrarlanması ve aynı sonuçların alınmasına dayanır. Deneyler büyük ölçüde yapay koşullarda yapıldığı için çıkarılan sonuçlar kesin değildir.
Ne var ki, kontrollü ve tekrarlanabilir deneylere yaslanan muazzam miktardaki çalışma etkileyici bir yapı gibi yükselmektedir. Ama bu yapı dogmatik temellere dayanmaz. Çünkü bilimsel yöntem bugün kavranmış olan şeyin yarın gözden geçirilmeye açık olmasını sağlamak için sağlıklı bir kuşkuculuk gerektirir.

Bilim felsefesi tümevarım ve tümdengelim, olaylarda nedenselliğin statüsü ve araştırılacak meseleleri kavramada zihnin ve duyuların rolü gibi konular üzerinde durur. Bir deney tekrarlandığında sonuç doğrulanmakta mıdır, yoksa Popper’ın belirttiği gibi teori yanlışlanana kadar ayakta mı kalır? Buna bağlı olarak bilimde doğruluktan söz edebilir miyiz? Neyi kanıt olarak görebiliriz ve bunun kriterleri nelerdir?

Bilimi her zaman bilim camiasından, insanlardan ve kişiliklerden, laboratuvar asistanlarından ve yenilikleri yaratanlardan ayırmak gerekir. İnsanlar hata yapmaya, sonuçları kendi çıkarlarına veya bütçelerine uyacak biçimde değiştirmeye veya bilim adı altında bir dogmayı savunmaya yatkındır. Ama bilimsel yönteme sadık kalan başkaları mevcut oldukça, yanlı ya da özel amaçlarla üzerinde oynanmış sonuçların, bilimsel propagandanın, sahte bilimsel teorilerin ve bilim dışı iddiaların maskesi indirilebilir. Ancak, bilimin, devletlerin ve büyük şirketlerin projeleri (örneğin kitlesel aşılama) fonlaması yoluyla politizasyonunun, has niyetlerle çalışan bilimcilerin çabalarını zayıflatacağı ve yöntemi siyasal bakımdan olumlu sonuçlar lehine yozlaştıracağı konusunda kaygılar vardır. Bu, 16. yüzyıl Avrupa’sında kilisenin uyguladığı kontrolün yarattığı tuzaklara yakın bir şeydir. İktidarla ilişkisi askeri-sınai komplekse benzeyen bir tıbbi-sınai kompleksin yaratılması söz konusu olabilecektir. İyimserler “sonunda hakikatin kazanacağı”na inanabilirler, ama bu dünyada o kadar çok şey insan çabasına ve cesaretine ihtiyaç gösteriyor ki, bu zorunlu olarak doğru olmayabilir.

Kuhn bilimin paradigmalar çerçevesinde çalıştığını ileri sürer. Bunlar doğa ve yöntem konusunda bir dizi inancı içerir ve periyodik olarak bu inançlar yenilikçi düşünürlerce paramparça edilince yeni bir paradigma yükselir. Bu, popüler ama hiç test edilmemiş de olmayan bir teoridir: Kuhn sadece bilim camiasında işleyen birtakım sosyolojik faktörler üzerinde durmaz; bunu bilimin kendisini tartışmak için ortaya atar. Bu durumda, bilimde doğru olan, bilimsel fikirlerin kendisine ve bunların açıklamaya çalıştıkları olgu ve olaylarla kurduğu ilişkiye değil, toplumsal paradigmalara bağlıdır. Bir paradigmayı oluşturan, belirli insanlardır, bu paradigmayı destekleyenlerin sayısıdır. Bir paradigma, yeni bir muhalif grup tarafından devrilene kadar kendi kendini yeniden üretecektir. Sonra, yeni muhalif grubun sayısı kritik bir kütleye ulaşır. Bir bakıma her bilimsel paradigmanın sahipleri tarihi yeniden yazar. Öte yandan, Popper, bilim konusunda hakikatin bizatihi bilim camiasına bağlı olarak göreli olduğunu kabul etmek yerine, bilim camiasının geçerli ve doğru saydıklarını herhangi bir insanın sorgulayabileceği eleştirel bir bakış açısı geliştirmiştir. Herkes bir teori ileri sürebilir, mesele bu teorinin yanlışlanmaya, yani test edilmeye açık olmasıdır. Yanlışlanma, teorinin reddedilmesi için bir gerekçedir. İnsanlar dünya hakkındaki görüşlerini bilimsel camiayı oluşturan şahsiyetler değiştiği için değil, yeni bir düşünce tarzı onları ikna ettiği için değiştirirler. Kuhn açısından, camia vizyonu konusunda bir sınıra dayanır, yeni bir vizyon ve camia gerekli hale gelir. Bunlar, sadece bilimi neyin oluşturduğu konusunda değil, ayrıca bilimin nasıl ilerlediği konusunda da köklü biçimde farklı görüşlerdir.

Bu iki felsefenin nasıl karşıt olduğunu, bir bakıma, 11 Eylül olayları temelinde görebiliriz. Popper için, ortaya atılan her teori yanlışlanabilir olmalıdır; bir kez yanlışlandığında da reddedilmelidir. Bilim konusunda Platonik bir bakış açısına sahip olan (bilim, insanları mutlu kılmak için kullanılmalıdır) Kuhn için, resmi teoriler paradigmayı oluşturur; yalnızca uzmanların söz hakkı olduğuna göre, resmi teorileri savunanların sayısı yeterince kabarık ise, hiç kimse ortodoks düşünceyi sorgulayamaz. Popper internet temelli gazeteciliğin çoğulluğundan memnuniyet duyardı, çünkü bu, toplumu daimi bir eleştiriye açık kılar; Kuhn ise bunu kontrol altına almaya çalışırdı.

Popper ve Hayek her ikisi birden bilimin, başka konularda uygun olmayan bir yöntem olarak kullanılması anlamında suistimaline karşı çıkmışlardır. Bilimcilik, bütün insan (ve hayvan) davranışlarının ve olayların doğa bilimcileri tarafından kullanılan bilimsel araştırma yöntemine indirgenebileceğim ileri süren teoridir. Tıp örneği düşünmemizi teşvik etmek açısından bize güçlü bir örnek sunuyor. Laboratuvar koşullarında bir ilacın bir hücre kültürü üzerindeki etkisi, gözlemlenebilir, analiz edilebilir. Deney farklı araştırmacılar tarafından benzer koşullar altında yürütülebilir, Sonuçlar uyuşursa bulguların belirli bir hipotezi desteklediği konusunda mutabakata ulaşılabilir. Şimdi bunu bir çocuğa uygulamaya gelince, indirgemeci düşünüş tarzı çocuk üzerindeki etkilerin ekstrapolasyon yoluyla öngörülebileceğini veya hücre kültürü üzerindeki etkilerle benzer olacağını varsayar. Oysa çocuk (bırakın ahlaki bakımdan, fiziksel açıdan bile) laboratuvar değildir. Çünkü yapay koşullarda test edilmiş neden-sonuç ilişkisinin yalınlığını altüst edecek sayısız başka faktör ortaya çıkacaktır. Çocuk, hücreleri sürekli olarak sağlıklı bir çevreyi yeniden oluşturmaya ve çocuğun çevre ile ilişkisinin, beslenmenin, hatta tutumunun yardımı ile yeniden üremeye çabalayan canlı ve dinamik bir organizmadır. Bu gösteriyor ki, tıbba disiplinler arası bir yaklaşım bilimsel yöntemin bir parçası olmalıdır.

Tıpta bilimsel yöntemin kullanılmasını talep edenler genellikle bütüncül yaklaşımları reddederler. Oysa aynı ilacın iki farklı insan üzerinde kullanılması ve gözlemlenmesi farklı sonuçlar doğuracaktır. Çünkü bunların özgül koşulları, beslenmeleri ve kafa yapılan sabit tutulamaz. Bu yüzden, uygulamalı tıp, ilaçların ve tedavilerin performansını istatistik olarak ölçerek korelasyonlar kurmaya çalışır. Bunun anlamı, yalın neden-sonuç ilişkilerinin, prosedürlerin ortalamasının alınması tarafından gözlerden gizlendiğidir.

Bilimsel meselelerin ahlak boyutu, suyun içine flor katmaktan, kitlesel aşı programlarından, genetik mühendislikten, bilimcilerin ahlaki sorumluluğuna ve devletin bilimi yönlendirmesine ve kontrol etmesine izin verilip verilmeyeceği tartışmasına kadar uzanan engin bir alandır. Denebilir ki, devlet böyle bir kontrol uygulamış olsaydı ben bu satırları bir dizüstü bilgisayarında yazıyor olmayacaktım!

Alexander Moseley - A'dan Z'ye Felsefe


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır





Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM