Bilim

Patricia Fara - Bilim

7. Teknoloji

Yedi kapılı Thebes'i kim inşa etti?
Kitaplara baksan kral isimleri bulursun.
Krallar mı taşıdı onca kaya yığınını?...
Çin Seddi'nin bittiği akşam
Nereye gitti o duvar ustaları?

Bertolt Brecht, "Okumuş bir işçi soruyor", 1935

ARŞİMET, kralın tacındaki altın miktarını ölçme problemini çözdüğünü duyurmak için banyosundan çıkıp sokağa fırlamış (üzerinden hala sular süzülüyor muydu acaba?) ve "Evreka!" diye bağırmış. Bu öykünün doğru olma ihtimali düşüktür ama esinlenmiş bir bilim dehasının klasik örneği haline gelmiştir. Arşimet aynı zamanda teknik icatlarıyla da tanınmıştı ve bu icatlardan bazıları kuşku uyandıracak kadar başarılıydı. Güya Roma gemilerini yakmak için kullanılan dev mercek veya suyun seviyesini değiştirmek için icat etmiş (belki de etmemiş) olduğu dev vida bunlara örnektir.

Peki, Arşimet bilim veya teknoloji kahramanı olarak mitleştirilmekte midir? Ayrıca hangisi daha önemlidir: Laboratuvardaki teoriler mi önce gelir yoksa fabrikada yapılan icatlar mı? Bilim ile teknoloji arasındaki bu ilişkiye sözcükler açısından yaklaşılabilir. On sekizinci yüzyılda ilk sistematik İngilizce sözlük kaleme alındığında, sözlüğün derleyicisi Samuel Johnson ana şiarının İngiliz dilini "olduğu gibi muhafaza etmek, onu bozulup çürümekten korumak" olduğunu ifade etmişti. Dilin Amerikanlaştırılmasına içerleyen modern özleştirmeci Avrupalılar gibi düşünen Johnson, İngilizceyi kemikleştirip üst-sınıf biçimiyle sonsuza dek muhafaza etmeyi denedi ama başaramadı. Sonunda (tıpkı sonraki dil muhafazakarları gibi) Johnson da değişimin ille de kötü bir şey olmadığını gördü. Johnson sözlüğü bitirdiğinde yeni icatların ve yeni faaliyetlerin yeni sözcüklerle tanımlanması gerektiğini kabul etmişti.

Uygulamada, dışarıdan alınmış ya da uydurulmuş sözcükler, asırlardır aynı gibi görünse de zamanla anlamı kaymış olan sözcükler kadar kafa karıştırıcı değildir. Bu tür güvenilmez sözcüklerin bir örneği olan "bilim" (Science) aynı zamanda en sinsi olanlarından da biridir. Kökleri klasik döneme kadar gitse de (bilgi anlamına gelen Latince sözcük scientia’dan türemiştir) bilim sözcüğünün, bırakın Romalıları, Johnson tarafından bile kullanılırken günümüzdeki anlamıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Ondan daha yeni bir sözcük olan "teknoloji" sözcüğü de sorunludur. On dokuzuncu yüzyılda uydurulan sözcüğün kökeni, Yunancada "uygulamalı çalışmalardan elde edilen bilgi" anlamındaki techne'den gelir. Techne sözcüğü, ağır sanayi ortaya çıkmadan çok daha önceleri kullanılan bir sözcük olduğu için mekanik etkinlikten ziyade el becerilerine gönderme yapan bir anlama sahipti; dolayısıyla "teknoloji", zanaata, bugün olduğundan çok daha yakın bir anlamdaydı.

Her iki sözcüğe de - "bilim" ve "teknoloji" - çeşitli sosyal ve disipliner farklılıklar yüklenmiştir. Johnson'ın zamanında bile "bilim", alimlerin kitaplardan edindiği öğrenilmiş bilgi türüne yakın bir anlama gelmekteydi ve "dil bilimi" ya da "etik bilimi" gibi konulardan söz etmek için kullanılıyordu. Bu da bilimsel bilginin zengin ve iyi eğitim görmüş insanların tasarrufunda olduğunu gösteriyordu, ki bunların çoğu da erkekti. Bu kimselerin işçiler karşısındaki hor gören tavırları Victoria döneminde bile hala hüküm sürüyor ve biliminsanları elleriyle çalışıp yaptıkları icatlardan para kazanan mühendisleri küçümsüyorlardı. Tıpkı onlar gibi, ayrıcalıklı Yunan filozofları da el hünerini geçinme ihtiyacıyla bağlantılandırarak rechne'ye alçaltıcı bir yan anlam yüklemişlerdi. Heykeltıraşlar, ressamlar ve zanaatkârlara fiziksel becerileri sayesinde para ödeniyordu ve o sıralar hayatlarında, çok daha sonraları Rönesans Avrupasında kazandıkları statüden eser yoktu.

Arşimet ise ne biliminsanı ne de teknoloji uzmanıydı. Zira onun yaşadığı MÖ. üçüncü yüzyılda Sicilya'da böyle meslekler yoktu. Arşimet daha ziyade günümüzdeki "salon felsefecisi" tiplemesine benziyordu. Antik Yunan'daki sosyal ve ilmi tablo bugün bizim bildiğimizden çok daha farklıydı. Daha sonraları bilim diye anılacak olan şeyi Yunan toplumunda kabaca iki kesim etkilemişti. Bugün bunlardan yalnızca daha küçük olan gruptakiler övgüye boğuluyor; evren ve sakinleri üzerine derin düşünceler üreten ama uygulamalı deneysel araştırmayı küçük gören ve alakasız bulan zengin filozoflar.

Bunun tersine, geleceğin biliminin gidişatına hayati etkilerde bulunmalarına karşın daha düşük sosyal katmanlardan gelen çok daha fazla sayıdaki insanın çoğu unutulup gitmiştir. Bilim hem uygulamalı hem de teorik bir konudur: Soyut modeller önemlidir ama deneysel olarak sınanmalı ve gerçek dünyadaki gözlemlerle karşılaştırılmalıdır. Teorik kavramların çoğu Yunan filozoflarından türetilmiş olsa da bilimin diğer veçheleri, o kadar ayrıcalıklı olmayan ve hayatta kalabilmek için uzmanlıklarını kullanan insanlar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Cevher işleme teknikleri geliştiren madenciler, hava koşullarından anlayan çiftçiler, kimyasal tepkimeleri temel alan tekstil işçileri bunlara örnektir.

Uygulamalı işler yapan pek çok kişi aynı zamanda hünerli matematikçilerdi. Sonradan mekanik ya da makine bilimi olarak anılacak olan bilim, bu insanların, bir şeyleri işe yarar hale getirmek isterken - köprüler yaparken, sulama sistemleri kurarken, enerji üretirken, etkin askeri silahlar tasarlarken - ortaya çıkan problemleri çözmeleri sayesinde geliştirilmiştir. Felsefeciler evreni nasıl yapmalı da üçgenlere bölmeli diye kafa yorarken, inşaat ustaları duvarları dik inşa edebilmek için temel trigonometriyi geliştirmişlerdi. Bu makine uzmanları, zamanı bol teorisyenlerden daha farklı bir toplumsal zeminden geliyorlardı. Yanı sıra, farklı hedefler de güdüyorlardı. Felsefeciler dünyayı açıklamak isterken, uygulamalı matematikçiler daha ziyade onu tarif etmekle ilgileniyorlardı. Bir ev inşa ediyorsanız kalasları ölçmek zorundasınız, ağacın neden büyüdüğünden size ne...

Arşimet banyosunda ya da koltuğunda aylaklık ederken, devasa ağırlıklar nasıl kaldırılır, zeytin nasıl ezilir gibi dünyevi meselelerden ziyade matematik prensiplerini kanıtlayan dahiyane zamazingolar uydurmakla ilgiliydi. Yazdığı kitaplarda teknik icatlar değil matematiksel yenilikler yer alıyordu. Elit meslektaşlarına göre, merak uyandırmak başlı başına değerli bir faaliyetti; yaratıcısının ustalığının reklamıydı. Bu kimseler gizli bir havuzdan sürekli doldurulan sihirli kaplar, kendiliğinden açılıp kapanan tapınak kapıları, odun keser ya da çivi çakar gibi görünen tiyatro kuklalarıyla insanları etkilemeyi öğrenmişlerdi. Son derece zekice olmalarına karşın bu oyuncaksı icatlardan faydalı uygulamalar beklenmiyordu.

Bunların belki de en tanınmışlarından biri Heron’un sözde buhar makinesidir. Bu aygıtta büyükçe bir kazandan çıkan buhar borulara sokulup içi boş, küçük bir küreye aktarılarak kürenin dönmesi sağlanıyordu. Heron ve meslektaşları bunu çalışan bir makine haline dönüştürmeyi herhalde asla düşünmemişlerdi. Fakat öyle bir hüsnükuruntuya kapılıp düşünselerdi bile bunu başarmanın imkânsız olduğuna karar verirlerdi. Teknolojik değişim bilimsel bilgiye olduğu kadar uygulanabilirliğe, siyasi iradeye ve ticari uyaranlara da bağlıdır. Yunanlılar Babillilerden ve Mısırlılardan hassas maden işleme zanaatını miras almış olsalar da daha çok ahşap üzerinde çalışıyor, demir üretimiyle ilgili yok denecek kadar az şey biliyorlardı. Heron'un buharla çalışan küresini daha büyük bir ölçeğe taşıyıp endüstriyel boyutlara getirmek için çok sayıda teknik imkanın (büyük silindirik borular dökmek, buhar kaçırmaz pistonlar yapmak gibi) yanı sıra, karmaşık imalat sistemlerinin kurulması ve muhafazası için elzem olan örgütsel bir altyapı da gerekiyordu.

Elit Yunan filozofları uygarlığın kurucuları olduklarını iddia ediyorlardı. Sanki tarihsel bir buzdağının tepesine tünemişler gibi suyun altında kalan temellerini saklıyorlar, geçmişten aldıkları mirastan ve sayıları onlarınkini fazlasıyla aşan işçilere olan bağımlılıklarından söz etmiyorlardı. Batlamyus halkalı küresinin astronomiye hassasiyet kazandırmasıyla övünüyordu ama aygıtın kendisini yapan zanaatkarlardan hiç dem vurmuyordu. Teorik açıdan kendinden önce gelenleri yok sayan Batlamyus, yalnızca Yunanlı zanaat ustalarının becerilerinden bahsetmeyi atlamakla kalmamış, bu ustaların ilk olarak Mezopotamya ve Mısır'da ortaya çıkan eski tekniklere bağımlılıklarından da söz etmemişti.

Her ünlü Yunanlı kahramanın arkasında, bilimin kökenleri açısından bir o kadar hayati önem taşıyan ve neredeyse adından hiç söz edilmeyen meslektaşlar ve ulaklar vardır. Aristoteles kendi incelemelerini bizzat yapması açısından sıradışıydı, ama yürüttüğü ayrıntılı araştırmaların çoğunda arıcılara, çiftçilere ve at eğiticilerine sırtını dayamıştı - hayatta kalmak için kesin biyolojik bilgilere ihtiyaç duyan ve bugün bilimsel veri dediğimiz şeyleri ona sağlayan insanlara. Aristoteles isim vermemiş olsa da ara sıra onlardan açıkça söz etmiştir. Örneğin tecrübeli balıkçıların has kefalin çiftleşme alışkanlıkları hakkında son derece bilgili olduklarını, hatta dişileri yakalamak için nerelere yem olarak erkek kefal yerleştirmek (ya da tersi) gerektiğini bile bildiklerini anlatmıştır. Ama daha çok, belli ayrıntıları yöre uzmanlarından aldığının açıkça görüldüğü noktalarda bile gözlemleri tamamen kendisine aitmiş gibi göstermiştir.

Felsefe kahramanları ünlerini sadece zekalarına borçlu değildir; hakeza, büyük başarılar da ünlü olmayı garantilemez. Öldükten sonra olumlu bir üne sahip olmak için pek çok strateji geliştirilmiştir. Sağlam yöntemlerden biri, dramatik bir şekilde ölmektir. Sokrates arkasında yazılı bir metin bırakmamıştır ama baldıran otu içmesiyle hatırlanır; İskenderiyeli Hypatia matematiksel çalışmalarıyla değil kızgın kalabalığın elinde linç edildiği (iddia edildiği) için feministlerin ikonu haline gelmiştir. Fakat onu hangi kızgın kalabalığın ve neden linç ettiği hala bilinmemektedir. Söylentiye göre kuma çizdiği bir geometri şemasını bitirmeye uğraşırken öfkeli bir askerin kılıç darbeleriyle hayatını kaybeden Arşimet ise romantik bir filozof ölümüyle ölerek gelecek kuşaklar arasındaki yerini sağlama almıştır.

Kabul gören mitolojik anlatılara göre Arşimet, mezarını da önceden planlamıştı. Bu prestijli filozof pragmatik bir mucit olarak değil, yaratıcı bir matematikçi olarak nam salmak istiyordu; bu yüzden de anıtında vida ya da mancınık heykelindense, silindir içine konan bir küre ve ikisinin hacmini kıyaslayan bir matematik formülü olmasını istemişti. O sıralar ne biliminsanları ne de teknoloji uzmanları vardı ama aralarındaki hiyerarşik farkın temelleri çoktan atılmıştı.

Patricia Fara - Bilim


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM