Bilimin Arka Yüzü

Adrian Berry - Bilimin Arka Yüzü

"Kuzeyin Yeraltı Sıçanı"

Artık soyu tükenen dev hayvanlar yaklaşık 11.000 yıl önce sona eren son Buzul Çağında yaşadılar. Birçok insan onların efsane olduğunu düşündü. Fakat bu görüş, Winsdor Chorlton'ın anlattığı gibi, ondokuzuncu yüzyılın ortalarında değişti:

Sibirya'da 1846 baharı, olağandışı ve her yanı altüst eden bir hızla geldi. O yılın Mayısında, Rus hükümetinin görevlendirdiği bir araştırma ekibi, buharlı bir gemiyle, Doğu Sibirya Denizi yolunu kullanarak İndigirka Irmağının ağzından içeri girdi. Tarihin yalnız Benkendorf olarak tanıdığı genç bir adam da ekibin içerisindeydi. Araştırmacılar ırmağı şiddetli bir selin ortasında buldu. Irmak, eriyen karla ve sel gibi yağmurlarla, kıyılarını parçalayıp yıkacak, koca koca buz ve donmuş toprak parçalarını denize kadar taşıyacak ölçüde kabarmıştı. Normalin çok üstündeki ısı, çağlayarak akan erimiş kar suyunu bütün kuzey kıyı bölgesine yığmış, binlerce millik donmuş toprağı yumuşatmış ve tundrayı karadan geçilmesi olanaksız tehlikeli bir bataklığa çevirmişti.

Bu koşullarda araştırma çalışmalarının gerçekleştirilemeyeceği açıktı; fakat ekip tehlikeyi göze alıp küçük buharlılarıyla nehirden yukarı çıkmaya karar verdi. Yolculuğun ve bu yolculukta yapılan olağanüstü buluşun eldeki tek öyküsü Benkendorf tarafından kaleme alındı:

"Buharlıyla İndigirka'nın yukarılarına çıkarken karayı gösteren hiçbir işaret göremedik. Gözün görebildiği her yer sel altındaydı. Çevremizde yalnızca kirli kahverengi bir su denizi görüyorduk. Nehirde olduğumuzu gösteren tek şey akıntının gücüydü. Nehirden aşağıya o kadar çok enkaz, köklenmiş ağaç, bataklık süprüntüsü ve koca koca ot kümeleri geliyordu ki, yol almak artık hiç kolay değildi."

Akıntıya karşı sekiz günlük zorlu bir yolculuktan sonra, araştırmacılar, yerli rehberlerle buluşmayı kararlaştırdıkları noktaya ulaştılar. Rehberlerin ortalıkta görünmemesi onları hiç şaşırtmadı.         

"Yeri tanıdık. Ama nasıl da değişmişti! Burada genişliği üç kilometreyi geçen İndigirka, toprağı altüst etmiş ve kendisine yeni bir yol açmıştı. Sel suları azalınca, şaşkınlık içerisinde, eski nehir yatağının önemsiz bir dere yatağı haline geldiğini gördük. Onu batı yönünde kesen yeni ırmağı bulduk. Kıyısına çıktık, turba ve bereketli toprak kütlelerini olağanüstü bir hızla önüne katıp götüren azgın suların toprağı oyup yıkan akışını seyrettik."

"Nehir vıcık vıcık olmuş yumuşak kıyıları tebeşir gibi yediği için, yakınına gitmek tehlikeliydi. Birden, kıyının altındaki suyun çağıldayıp hareketlendiğini gördük. Adamlarımızdan biri çığlık atarak girdaplar oluşturan nehirde bir batıp bir çıkan biçimsiz bir kütleyi gösterdi. Hepimiz kıyıya koştuk. O noktaya daha yakında bulunan gemiye bindik ve o esrarlı şey kendisini yeniden gösterene kadar bekledik."

"Sonunda, koskocaman kapkara korkunç bir kütle hızla suyun dışına çıktı. Güçlü dişlerle donanmış, uzun hortumu yitirdiği birşeyi arıyormuş gibi garip bir biçimde suda sallanan dev gibi bir filin başını gördük. Şaşkınlıktan soluğum kesilmiş, canavarın ortaya çıkan yarı açık gözlerinin beyazına çakıldım kaldım. Biri, 'Mamut bu! Mamut bu!' diye bağırdı."

Heyecan içerisindeki araştırmacılar, zincirler ve halatlar atarak mamutun leşini, nehir onu uzaklara taşımadan, bağlamaya çalıştılar; birçok denemeden sonra da boynuna bir ip geçirmeyi başardılar. Benkendorf o zaman hayvanın art tarafının hala donmuş nehir kıyısına gömülü olduğunu anladı ve kuru toprağa çekmeye girişmeden önce nehirin leşi tamamen kazmasını beklemeye karar verdi. Bir gün geçmeden hayvan buzdan tamamen kurtuldu. Beklerlerken yerli rehberler at sırtında çıkageldiler. Atların ve yeni gelenlerin de yardımıyla, tayfalar mamutu sürükleyerek karaya çekip nehir kıyısından uzaklaştırdılar. Benkendorf hayvanı ilk kez iyice görebildi.

"Kafanızda, bedeni sık tüylerle kaplı, yaklaşık 4 metre yüksekliğinde ve 4,5 metre uzunluğunda, kalın ve sonunda geriye doğru kavislenen 2, 5 metrelik dişleri olan bir fil canlandırın. Sonra, 2 metre boyunda sağlam bir hortum, yarım metre kalınlığında muazzam bacaklar, ucunda sık ve püskül gibi kıllar olan kılsız bir kuyruk. Hayvan besiliydi ve iyi gelişmişti. Ölüm onu gücünün doruğunda yakalamıştı. Geniş, parşömene benzer, kılsız kulakları başının üzerine kıvrılmış duruyordu."

"Omuz ve sırt dolaylarında yaklaşık otuz santimetre uzunluğunda yele gibi sert kılları vardı. Uzun, koyu kahverengi kıllarının kökleri kalındı. Başının tepesi öyle yabanıl, çamura öyle bulanmış görünüyordu ki, yaşlı bir meşe ağacının pürtük pürtük kabuğunu andırıyordu. Yan tarafları daha temizdi ve kılların altında her yerde, devetüyü renginde çok yumuşak, sıcak tutucu ve sık bir yün tabakası göze çarpıyordu. Dev, soğuktan iyi korunuyordu"

Mamut donmuş mezarından çıkar çıkmaz çürümeye başladı. Benkendorf ile yanındakiler onu ellerinden geldiğince korumaya çalıştılar.

"Dişlerini kesip çıkardık ve teknemize gönderdik. Ardından yerliler kafasını kesmeye çalıştılar, ama bu çok zaman aldı. Hayvanın karnı yarıldığında barsakları dışarı döküldü ve çıkan pis koku o kadar iğrençti ki bulantıma engel olamadım; dönüp uzaklaşmak zorunda kaldım. Mide tıkabasa doluydu. İçindekiler çok şey öğretiyordu ve iyi korunmuştu. En çok genç köknar ve çam sürgünleri vardı. Ayrıca, çiğnenmiş genç köknar kozalakları da yığına karışmıştı."

Benkendorf’un olağanüstü buluşu, onu Buzul Çağının en büyük gizlerinden biriyle yüz yüze getirdi. Bundan ancak birkaç bin yıl öncesine dek yeryüzünde yaşayan dev memelilerin ya da megafaunanın dünya ölçüsünde soyunun ansızın tükenmesine yol açan ne olabilirdi? Alfred Russel Wallace birkaç on yıl sonra, geçmiş türlerle yaşayan türleri sistemli bir biçimde gözden geçirdikten sonra şu sonuca vardı:

"En dev cüsseli, en vahşi ve en ilginç türlerin tamamının son çağlarda ortadan kalktığı, zoolojik bakımdan yoksullaşmış bir dünyada yaşıyoruz. Bu kadar geniş bir memeli türünün tek bir yerde değil, küre topraklarının yarısından fazlasında böyle ansızın yok olup gitmesi, gerçekten inanılması güç, üzerinde de yeterince durulmayan bir olgu."

Ölümler özellikle Sibirya'da çok olmuştur. Bir 19. yüzyıl yerbilimcisine göre, bu bölgede, "Archangel Boğazından Bering Boğazına dek, buz denizlerinin kıyıları boyunca ırmak ağızlarında kemik ve çamur adaları meydana getiren, bazıları buzdağlarının içerisinde sıkışıp kalmış ve kısa süren yaz sıcağında buzların erimesiyle önemli bir ticari mal oluşturacak miktarda ortaya çıkan yığın yığın fil kemikleri görülür." 2000 yıldan çok daha önceleri Çinli tüccarlar Sibirya mamut dişlerini çanak, tarak, bıçak sapı ve süs eşyası yapmak için satın alıyordu. Her yaz buzdan kutularından çıkan kocaman hayvanlardan dehşete kapılan boşinançlı yerlilerin anlattıklarından yola çıkan Çinliler, mamutların doğal ortamının yerin altı olduğu izlenimini edinmişlerdi. 17. yüzyıl Çin İmparatoru K'ang-hsi'ye atfedilen bir kitap, mamutu dişlerini kullanarak toprağın altında yaşayan , "havayla temas eder etmez ya da günışığına çıkarılır çıkarılmaz ölen," "kuzeyin yeraltı sıçanı" diye betimler.

Adrian Berry - Bilimin Arka Yüzü


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM