Bitkilerin En Güzel Tarihi

Jacques Girardon - Bitkilerin En Güzel Tarihi


ÖNSÖZ

Bu bir ağacın tarihi; bizi büyüleyen ama bazen de rahatsız eden bir ağaç bu; çünkü henüz bütün gizemlerini aydınlatabilmiş değiliz. Bu, soyağacımızın tarihi. Kökleri - bizim köklerimiz - bağrında yaşamın uç verdiği o ilkel çorbaya kadar uzanıyor. İki milyar yıl boyunca bitkisel özellik taşıyan yaşam, günün birinde bir mutant doğurdu; ilkel bir varlıktı; o da ötekiler gibi tek bir hücreden oluşuyordu, ama onlardan farklı olarak önüne geleni yiyip yutabilmesini sağlayan bir tür ağza, ayrıca hareket edip avlanabilmesine olanak veren bir kamçıya sahipti. Egemenliğimiz başlıyordu.

Yaşam ağacının gövdesi böylece iki ana dala ayrıldı: Daha yeni yeni uç veren hayvanlar dalına; ki bu dalın en son sürgünü biz insanlarız; bir de kendi içinde çatallanarak bölünmeyi sürdüren bitkiler dalına.

Bitkilerin yazgısını anlamak mümkün değil: Kendilerini yiyip yutan varlıkların nefes almalarına olanak veren oksijeni sağlayanlar da bitkilerdir. Balıktan kuşa, böcekten insana dek bütün hayvan formları hayatlarını bitkilere borçludurlar; etoburlar bile; onların da avları ot ya da tohumla beslenir.

Burada sırayla bitkilerin tarihinin birer bölümünü anlatan bilim adamları, kendilerini yersiz bir duyarlılığa kaptırmıyorlar; hayvanlar âlemiyle bitkiler âlemini kuşkusuz aynı kefeye koymuyorlar; ama ısrarla, bu sessiz dünyanın yabana atılamayacak bir öneme sahip olduğunu vurguluyorlar; bitkilerin dünyasıyla aramızdaki son derece güçlü bağlar, çiçekler söz konusu olduğunda duygusallıkta ifadesini buluyor; yenilebilir olarak kabul ettiğimiz meyveler, tahıllar ya da sebzeler işin içine girince oburlukta; bahçeyle uğraşırken, ormanda gezinirken huzur arayışında; bitki, bitki olmanın ötesinde bir ürün haline geldiğinde çıkar kaygısında; bitkiler olmasa aydan farkı kalmayacak doğanın karşısında da estetik coşkuda...

Bitkiler, merkezi sinir sistemine sahip olmadıklarından zekâdan yoksundurlar; en azından bizim anladığımız anlamda. Oysa bazı araştırmacılar, birtakım bitkilerin kendi aralarında iletişim kurduklarını keşfettiler. Çiçekli bitkilerin böcek ve hayvanları kendi çıkarlarına göre yönlendirdikleri biliniyor. Mavi yosundan başlayıp güle varana dek, ne çok yol kat edilmiş, ne çok ilerleme kaydedilmiş! Oysa hâlâ bitkiler hakkında her şeyi biliyor değiliz, bilmekten de çok uzağız. Onları yöntemli bir biçimde topu topu üç yüzyıldır inceliyoruz. Üstelik biz yeryüzüne daha yeni geldik ve ömrümüz, hem tanıdığımız, hem de son derece yabancısı olduğumuz dünyanın sessiz ve ağır evrimini izlememize yetmeyecek kadar kısa.

Hareket etmiyor gibi göründüklerinden - bunun gerçek olmadığını göreceğiz - bitkiler hep aynı yerde sayıp duruyorlarmış gibi gelir bize: Binlerce, milyonlarca yıldır, belki de dünya dünya olalı beri aynı bölgede yetişmekte olan yüzyıllık meşelerden doğmuş yüzyıllık meşeler... Bundan daha yanlış bir şey olamaz. Dünyanın En Güzel Tarihi’nde (1996, Seuil) Hubert Reeves, Joel de Rosnay, Yves Coppens ve Dominique Simonnet’nin ağzından nasıl doğduğunu dinlediğimiz evren gibi, yeşil dünya da sürekli gelişmektedir. Kuşkusuz bu gelişim bizimkinden farklı bir zaman ölçeğinde gerçekleşmektedir; ancak yeşil dünya da yenilikler ortaya koymakta, bir şeyler yaratmakta, çevreye uyum sağlamakta, aşama kaydetmekte, hatta bazı noktalarda hayvanlar âleminden daha hızlı ilerlemektedir.

Bitkilerin içinde yaşadığı zamanı daha iyi kavramak için klasik, ancak işe yarar bir yol vardır, buna göre jeolojik çağlar ve o çağların kapsadığı, algılamakta güçlük çektiğimiz milyarca yıllık süreler, anlayabileceğimiz bir ölçeğe çekilir. Şimdi yüzyıl sonunda olduğumuza göre 4 buçuk milyar yılı (yerkürenin yaşı) 100 yaşa eşit kabul edelim. Ve gezegenimizin 1 Ocak 1900’de doğmuş olduğunu varsayalım... Aynı zaman oranını koruduğumuzda yaşam 1923’te ortaya çıkar. Bitkiseldir ve tabii ki son derece ilkeldir. Tek hücreli ilk yosunlar çok geç bir dönemde bir çekirdeğe kavuşur: 1986’da! Bitkilerin denizden kopup karaya uyum sağlaması 1991’de gerçekleşir. O andan sonra olaylar hızlanır: 1994’ten sonra kozalaklılar boy verir. 1996’da memeliler ortaya çıkar, bunu 1998’de çiçekli bitkiler izler. İlk antropoidlerin izleri 1999 Temmuz ayına uzanır, ve Homo Sapiens dönemi altı ay sonra başlar: 31 Aralık günü, akşama doğru. Aynı yılbaşı gününde, yani 31 Aralık 1999’da, saat 22.04’te, gece yarısına 1 saat 56 dakika kala neolitik insanı tarımı keşfeder.

Jean-Marie Pelt, dünyayı fethetmek üzere yola çıkan yabani bitkilerin bu olağanüstü masalım anlatıyor bize. Metz Üniversitesi bitki biyolojisi ve farmakognozi (hayvanlardan ve bitkilerden elde edilen ecza maddelerini inceleyen eczacılık dalı) dallarından emekli bir profesör olan Pelt, Avrupa Çevrebilim Enstitüsü’nün de başkanlığını yürütüyor. Günümüzde biyoloji, yaşamın birtakım gen kombinasyonlarından ibaret olmadığının unutulması pahasına öne çıkıyor, bu da botaniğin hissedilir ölçüde ihmal edilmesine yol açıyor. Pelt, işte bu ortamda, Fransa’nın son gerçek botanikçilerinden biri. Meslek hayatı boyunca yurtdışında, özellikle Afganistan ve Afrika’da araştırmacı ve öğretmen olarak görevler üstlenen Jean-Marie Pelt, aralarında Elle dergisi okurlarının büyük ödülünü alan L’Homme Renature’n'm de (Yeniden Doğaya Döndürülen İnsan) bulunduğu çok sayıda kitabın yazarıdır. L’Aventure des Plantes (Bitkilerin Serüveni) ise en iyi belgesel film dalında “Sept d’or” ödülüne layık görüldü. Öte yandan Pelt, sayısı yüzü bulan bilimsel bildiriye de imza atmıştır. Astronomların yıldızları izlediği gibi bitkileri gözlemleyen Pelt, evren ve varlık, bugünlerde bilim ve inanç üzerinde giderek daha çok kafa yoruyor. Bir konuya merak duyan bütün herkes gibi, o da büyük coşkular ve büyük başkaldırılar yaşayabiliyor. Kendisi bilim adamı olmasının yanında, canlıları tekellerine almak isteyenlere ve biraz daha para kazanma uğruna genetik mirasla oynayarak bizi tehlikeye atanlara karşı zaman zaman şiddetle karşı koyan bir hümanist aynı zamanda.

10 000 yıl önce, tarımla birlikte bitkilerin yaşamında yeni bir sayfa açılıyordu. Evrim süreçlerine insanoğlunun yaptığı bu ani müdahale, canlı varlıkların tarihinde, ateşin kullanılması ya da yazının bulunması gibi, önemli bir devrimdir.

Bitkiler kültüre alındıktan sonra yavaş yavaş elenirler, değişime uğrarlar, bu bazen öyle bir noktaya gelir ki, ilk örnekle sonuncusu arasında en ufak bir benzerlik kalmaz. Onlar da insanlarla yolculuk eder, yeni iklimlere uyum sağlar, topraklar fethederler. Tarım insan nüfusunun hızla artmasını sağladı; ve bu yüzden de ormanlar tarıma açıldı, ekin alanları genişledi. Yerkürenin her karış toprağı işgal edildi. Artık bitkilerin serüveni, kendi yasalarını dayatmaya çalışan insanların serüvenine bağlı. Birkaç inek otlayabilsin diye zengin tropikal ormanlar yakılıyor, zararlı otlara karşı kimyasal bir savaş sürdürülüyor, meyve ve sebzeler hormonlanıyor, tahıllar şişiriliyor, öyle ki bugün gelişmiş ülkelerdeki buğday tarlalarının bir örneğini bir ortaçağ köylüsü görseydi, bir mucizeyle karşı karşıya olduğunu sanarak çığlıklar atardı. Bugün, tüm dünya nüfusunu besleyebilecek kadar gıda üretmek mümkün; yapılmıyorsa da bunun tek nedeni kâr kaygısı. Bitkilerin evrimi artık insanların eylemine bağlı; piyasa yasaları da giderek doğa yasalarının yerini alıyor.

Marcel Mazoyer kültür bitkilerinden söz ederken, yirminin üzerinde ülkede tarımsal gelişme sorunları üzerinde çalışmış olmasına karşın, sürekli doğduğu Morvan’a göndermede bulunmaktan kendini alamıyordu. Çocukluğunun tarlaları ve ormanları tüm okulların öğretebileceğinden çok daha fazlasını vermişti ona sanki. Ziraat mühendisi, su ve orman mühendisi olan Mazoyer, Ulusal Ziraat Enstitüsü Karşılaştırmalı Tarım ve Tarımsal Gelişim Kürsüsü’nde Rene Dumont’un yerini aldı. Histoire des Agricultures du Monde’u (Dünya Tarım Tarihi) yayımladı, kendisi tahılların tarihçesi, sebzelerin serüveni konusunda tükenmez bir kaynak. Ama bitkiler konusunda onun ilgisini çeken şey, bitkinin yanında onu eken kişi: Köylü, ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, hep daha fazlasını üretmeye zorlanmadıkça, yaşamın ve yeryüzünün en iyi koruyucusudur.

Bütün bunları konu edip, tehlikeleri bir kenara bırakmak olmazdı. Uçup giderek kayaları çırılçıplak bırakan topraktan; rüzgârın itmesiyle giderek ilerleyen ve her şeyi yutan kumdan da konuşulmalıydı. Yeryüzünü kuşatan kuraklığa direnmeye çalışan, ancak bir türlü gelmeyen yağmuru beklerken kavrulan bazı bitkilerden de. Yosunlar denizlerden karaya gelmeden önce yerkürenin boynu büküktü; çırılçıplak taşlardan oluşuyordu. Sonra bitkiler toprağı yeşil bir mantoyla sardılar ve humus ürettiler. Bu milyonlarca yıl sürdü. Bugün iklimdeki değişim, özellikle de nüfusu çok artmış olan insanlığın yıkıcı etkisi bizi geriye götürüyor: Çöller kaygı verici ölçüde yayılıyor.

Çöl bilgesi Theodore Monod bıkıp usanmadan, yaşama saygı duymanın gerekliliğini vurguluyor. 1902 doğumlu olan Monod, 1940’ta keşfedilmiş, ancak sonra yitip gitmiş minik bir çiçeği aramaktan hâlâ vazgeçmiş değil. (Ç.n.: Monod 2001 yılında vefat etti). İlerlemiş yaşına karşın her yıl pek çok yolculuğa çıkan Monod’yu görebilmek için Moritanya taraflarında, Libya çöllerinde, Tibesti’de, Sahra’nın ortasında bir yerlerde dolaşmak zorundasınız... Ya da bizim yaptığımız gibi, geçerken uğradığı Müze’de onun birkaç saatini çalmanız gerekiyor! Onun doğaya yönelişi çocukken Botanik Bahçesi’nde başlamış, ve orası onun merkez üssü olarak kalmış. Botanikçi, zoolog, jeolog, arkeolog, antropolog olan Monod, dallar arasında sınır tanımıyor. Bu incecik adam, son derece etkileyici, güçlü bir kişiliğe sahip. Theodore Monod yaşayan bir efsane. Enstitü, Deniz Akademisi, Denizaşırı Bilimler Akademisi, Belçika, Portekiz, İngiliz ve Amerikan Bilim Akademileri üyesi olarak, aldığı ödüllerin verdiği gönençle köşesine çekilip, sonuna kadar hak ettiği emekliliğin keyfini çıkarabilirdi. Ancak kendi iç dünyasına dalmayı seven bu serüvenci, taptaze bir merak ve coşkuyla çölü bir baştan bir başa kat etmeyi yeğliyor; insanın birçok yönüyle gezegene zarar veren bir primat olarak kalmasına biraz üzülmesine rağmen.

Bitkilerin tarihi bizim tarihimizden çok önce başladı ve neyse ki, son bulmaktan daha çok uzak. İnsan elinin değmediği her toprak parçasını doğanın nasıl hızla kapladığını, buğdaygillerin en ince yarıklara nasıl sızdığını, betonu çatlattığını görmekten daha hoş ne olabilir? Ya birkaç ay içinde kentteki boşlukları ağaçtan duvarların çevirivermesi? Yalancı papatyanın, Tibet buddleya'sının mor çiçeklerini açabilmek için asfaltı bile delmesine ne demeli? Lübnan iç savaşının sonunda, Beyrut’un tam orta yerinde, iki cephe arasındaki sınırı belirleyen Şam Yolu gerçek bir ormana dönüşmüştü. Bitkiler yaşam gibi güçlüdürler; savaş oyunları geliştirebilecek, kendi aralarında işbirliği yapabilecek, bizim kimyada bildiklerimizin tümünden çok daha fazla molekül yaratacak yetenektedirler. Yine de, her yıl bazı türler bir daha dirilmemek üzere yok oluyor. Elbette ki bütün türlerin soyu kurumayacak; ancak yeryüzünde bitki örtüsünün büyük oranda yoksullaşması başta biz insanlar olmak üzere bütün canlı türlerini tehdit ediyor. Jean-Marie Pelt, Marcel Mazoyer ve Theodore Monod’un kendi üsluplarıyla dedikleri gibi, yaşama saygıyı evrensel bir yasa olarak ilan etmenin zamanı gelmiştir. Bütün canlı formlarına saygı duyulmalıdır, çünkü onlar olmaksızın insan türünün geleceği bitmiş sayılır.

Jacques Girardon

Jacques Girardon - Bitkilerin En Güzel Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır














Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM