Cinsel İlişkiler Tarihi

Andre Morali Daninos - Cinsel İlişkiler Tarihi

III. - Ortaçağ'da Hıristiyanlığın cinsel sorunları

Hıristiyan öğretisinin olağanüstü bir biçimde yayılması, kiliseleri pratik alanda «yerleşme»yle ilgili ruhsal - toplumsal sorunlarla ilgilenmeye yöneltmişti. Bunların başında evliliğin bozulmazlığı ve papazların evlenmemeleri geliyordu. Evlilik işlemleri V. yüzyıldan sonra bütünüyle kiliseye bırakılmıştı. Aziz Hieronymus, buna, yasal bile olsa, cinsel ilişkiden çokça haz duymanın iyi olmadığını ekledi. Kadın aşağı bir duruma getirildi: kadının evden çıkmaması gerekiyordu. Gerçekten, en yasal ve kilise yasalarına en uygun evlilikte bile cinsel eyleme sarsılmaz bir suçluluk duygusu bağlı kalmaktaydı. Aziz Augustinus şöyle diyor: «Ve işte biz, dışkı ve sidik arasında dünyaya geldik; anam bana günahlar içinde gebe kaldı!» Papazların evlenmemelerine gelince, bu pek karmaşık bir sorun oldu. Azız Paulus, başlangıçta, piskoposların bile evli olabileceğini kabul ediyor, onlardan yalnızca, dul kaldıklarında yeniden evlenmemelerini istiyordu. Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılı boyunca papazların evlenme olanakları vardı. Çok daha sonraları (Trullo Konsili, VII. yüzyıl) papazların, ailelerinin yanında yaşamalarına izin verildi, ama piskoposluğa atandıklarında karıları manastıra kapatılıyordu. Trullo Korsili’nde, ruhban sınıfına girdikten sonra evlenme yasaklandı, bu durumda evlenenlere işten el çektiriliyordu. Uzun bir süre sonra (10l8’e doğru), papaz çocuklarının ömür boyu kilisenin kölesi olmaları kararlaştırıldı. Bu arada Leo IX, 1049-1055 arasında, iffetin bir ödev olduğunu bildiren bir kararname çıkardı.

O dönemde çatışma, özellikle iki topluluk arasındaydı: erkek erkeğe bir arada yaşayan düzenli rahipler bekarlıktan yanaydılar; cismanî (dünyevi) rahiplerse, evliliğin bozulmazlığını ve dünyayla ilişkilerini öne sürerek aile ve cinsel ilişki bağını koparmaya karşı çıkıyorlardı. İşte bundan dolayı, Gregorius VII’nin 1073 tarihli son kararı, uyulması güç bir karar oldu: nikâhsız evlilikler, uzun süre devam etti. Papazların evlenmeleri sorunu, Temel yasaların pek bireysel ve anarşik yorumlanışının sayısız örneklerinden biridir.

Ortaçağın başlarında, bütün ülkelerde, cinsellikte biraz aşırı bir serbestliğin egemen olduğu sanılır. Buna göre, şövalyelikle ilgili «klasik» kavrayış, kurulu düzenden yana olan bazı yazarlarca çok daha az ülküleştirilmiş efsanelerden yola çıkılarak yazılmış olmalıdır. Gildas’a göre şövalyeler, kendini beğenmiş, ahlaksız, kan dökücü kişilerdi. Ahlak kuvvete dayanıyordu. Toplumsal bakımdan yararlı olan evliliğe saygı gösterilmiyordu. Bir Provence şarkısında, sadakatsizlik eden kadın kocasına, kendisine hiç kızmaması gerektiğini, çünkü sevgilisinin silah kullanmakta çok usta bir şövalye olduğunu söyler; bu sevgili, Büyük Karl’ın yeğeni Roland’dır. Baba soyluysa, piç olmak aşağılık bir durum değildi.

Çıplaklık da yasak değildi. Ulster’li bir kraliçe, savaştan dönen kahraman kocasını, memeleri meydanda ve etekleri havada altı yüz on kadınla karşılamıştı.

Fransa’da olduğu gibi İskoçya ve İngiltere’de de gelinle ilk gece yatma hakkı vardı (cullage ya da ius cuni). Saint-Theobart keşişleri Montauriol halkı üzerinde bu haktan yararlanıyorlardı. Montauriol halkı bu uygulamaya karşı kendilerini korumak amacıyla Toulouse kontuna sığındılar, Montauban şehri böylece kuruldu. Daha sonraları, senyör yatağa sembolik olarak bir bacağını ya da kalçasını sokar oldu, istenirse para karşılığı bundan da kurtulunuyordu. Bu uygulamanın açıklaması biraz karmaşıktır. Bu, senyörün toprak kölesi üzerindeki üstünlüğünü kötüye kullanmasına indirgenemez; cinsel eyleme bağlı bulunan ve ancak kadına ilk sahip olanın gücüyle giderilebilen bir lanetlenme korkusu işe karışır.

Kadınlar çoğu kez, sokağa göğüsleri açık çıkarlardı; kadınlardan kilisede göğüslerini örtmeleri istenirdi. Erkeklerde pantolon yırtmacı cinsellik organına sıkı sıkıya yapışık olur, onu gizleyeceğine belli ederdi. XV. yüzyılda hamama çıplak gidilir, çocuklar da birlikte götürülürdü. Ellemeler ve cinsel birleşmeler birbirini kovalardı. Aretino, Ariosto, Boccacio, Rabelais birçok açık saçık hikaye yazdılar. Brantome, Breviaire des femmes galantes (Hafifmeşrep kadınların amentüsü) adlı eserince kadınların kocalarını aldatmak için kullandıkları oyunları anlatır. Vitraylarda ve dinsel resimlerde edep dışı sahneler eksik değildi. Bunlar arasında, nehri kayıkla geçiş ücretini vücuduyla ödeyen azize Mısırlı Maria Magdalena sahnesine sık rastlanır.

Bazı şenliklerde, «Ademciler», «Turlupin»ler ve «Picardie»liler çırılçıplak dolaşır, ve herkesin gözü önünde cinsel ilişkide bulunurlardı. Bir çılgınlar piskoposu seçilirdi; bu çılgınlar piskoposu bir «büyük ayin» yapardı. Bu ayinde, yüzleri kara boyalı ve maskeli papazlar yer alırdı. Açık saçık şarkılar söylenirdi. «Ayin»den sonra papazlarla halk arasında her tür edep dışı ilişkiler olurdu. Günah çıkarmalar da papaz çoğu kez günah çıkaranı kamçılardı. Kaçınılmaz aşırılıklar kendini gösteriyordu: günahkâr toplulukları, birbirini kamçılayarak ülkeyi bir baştan bir başa dolaşıyorlardı. Kamçılayıcı alayları Almanya, İngiltere ve Fransa’da pek yayıldı; ama Fransa’da kısa zamanda bastırıldı. Barış ya da yağmur dilemek amacıyla kurulan alaylara gömlekle katılınırdı. Joinville, Haçlı seferinden önce birçok manastırı bu kılıkta ziyaret etti. Masumlar Günü’nde yataklarında yakalananlar çırılçıplak soyulur, kamçılanırdı; bunlar giysilerini geri almak için içki ısmarlamak zorunda kalırlardı.

Papazlar bazı kadınlarla nikahsız yaşarlardı ve bunu gizlemezlerdi. XII. yüzyılda, Roma’da, Santa Maria kilisesinde papazlar «genel kadınları toplarlar»dı. Evli olmayan din adamlarının bir vergi ödeyerek metres tutma hakkı vardı. Zaten, kadınları, baştan çıkarmaması için, papazın bir metresi olması istenir bir şeydi. Gebe kalan birçok rahibe çocuk düşürüyordu. Maillard bu konuda şöyle der: «Helalar öldürülen bebeklerin çığlıklarıyla çınlıyor. Kulaklarımızı açabilsek, helalara ve ırmaklara atılan bebeklerin çığlıklarını duyardık». Montmartre rahibeleri, kendilerini doğru yola getirmek isteyen başrahibeleri zehirlediler. Pius II şöyle diyordu: «Papazların evlenmesini yasaklamak için haklı nedenler varsa, onlara evlilik hakkı tanımak için daha büyük nedenler var».

Fuhuş çok yaygındı. Daha XII. yüzyılda Akitanya dükü Guillaume VII fahişeler için manastıra benzeyen bir bina yaptırdı ve bu topluluğun içinde manastırlarınkine uygun bir hiyerarşi kurdu. XIV. yy.da Charles VI. Toulouse’da bir genel ev açılmasına izin vermişti. Bu izni Charles VII de yürürlükte bıraktı. Paris’te bir örgüt vardı: «Bedenlerinin delisi kızlar». Bunlar için özel sokaklar ayrılmıştı. Charles VI ile aynı zamanda, Napoli kraliçesi ve Provence kontesi Jeanne, yalnız hıristiyanlar için bir genelev açtı. Onu 1510’da papa Julius II, daha sonra da Leo X ve Clemens VII izlediler. Fransa’da Beaujolais bölgesindeki üç yüz nüfuslu Villefranche kasabasında erkek ve kadın genelevleri vardı. Fransa kralı Henri III devrinde erkek kılığındaki yarı çıplak kadınların hizmet ettiği bir şölen verilmişti. Haçlı seferleri de, özellikle limanlarda fuhuşun artmasına yol açtı.

İçinde bulundukları durumdan kurtulmak isteyen fahişeler için yaşamını düzenleme ve toplumsal yaşayışa uyma olanağı vardı. Bu işle uğraşan din topluluklarının adı « Madeleine ocaklarıydı. Doğu’da olduğu gibi Avrupa’da da, cinsel işler kutsal işlere bir kere daha karışıyordu.

1. Kilisenin tepkisi. Bu aşırılıklar karşısında, kilise tekeşlilik temeline dayanan evlenmeden yana tutumunu daha belirgin kıldı. Evlenme işlemi din adamı olan tanıkların önünde yapılacak, sonra bir papaz tarafından denetlenecekti. Ana-babanın izni şarttı. İzin alınmamışsa evlilik bir kız kaçırma, bir ırza geçme sayılır, suçu işleyen ölümle cezalandırılırdı.

İlke olarak dinsel buyrukların pek gelişigüzel ve pek kişisel yorumlanmasıyla ortaya çıkan rezaletleri önlemek için kurulmuş olan Engizisyon (1183), gerçekte « büyükler»e özgü cinsel özgürlüğün halk arasında yayılmasıyla kilisenin cismani ve ruhani temellerinin sarsıntıya uğraması korkusuna cevap veriyordu.

Bu yüzden cinsel içgüdü şeytan işi ilân edilmişti, böyle olunca da cinsel içgüdü kışkırtıcı olan şeytanla, şeytanın ortaklarıyla, şeytanla ilgili kült’le tanımlanmalıydı.

Baştan çıkaran şeytandı, onun anatomik - fizyolojik yapısı çok belirgindi: erkeklik organı uzundu, sertti, üstü demirle ya da pullarla kaplıydı, spermaları buz gibiydi. Şeytanla cinsel ilişki zorunlu olarak kızlığın bozulmasına yol açmazdı (böylece, bakireleri de mahkum etmek mümkün oluyordu).

Şeytanla işbirliği yapanlar, özellikle büyücü diye adlandırılan ve büyülü güce sahip olduklarına inanılan kadınlardı. Bunlar iki sınıfa ayrılırdı: birinciler, süpürgeye binip şabbat toplantısına giden, iksirler ve merhemler hazırlayan kocakarılardı; ikinciler, şeytanla, şeytanın ortaklarıyla doğru yoldan çıkarmaya yeltendikleri rahipler ve büyüklerle, şeytanı simgeleştiren hayvanlarla, özellikle kara kedilerle ilişki kuran genç büyücülerdi.

Şeytan kültü’nde ilkin onunla, Kötü ruh’la bir anlaşma yapılırdı. Bunun için ona dört tel saç, bir parça kan verilirdi. Bu anlaşmanın belirtileri kendinden geçme (bugün buna ‘histerik kendinden geçme' deniyor), görüler (şizofrenik sanrılar), kasılma bunalımları (sara), hatta deri kızarıklıkları, sivilceler, arpacıklardı.

Büyücülerle savaşma işi, büyücü avcılarına verildi; bu iş, özellikle, Almanya’da korkunç bir ün yapmış olan Sprenger ve Institor adlı iki hukukçuyla başladı; bunlar 1487’de Malleus Maleficarum (Büyücülerin Çekici) adlı bir kitap yazmışlardı; kitapta büyücülük eylemlerinin klinik belirtilerini, teşhis yollarını gösteriyor, büyücülüğü işkence yoluyla itiraf ettirmek için otuz beş ayrı yöntem ortaya koyuyorlardı.

Kitapta önerilen ve bütün papalarca onaylanan teknik, dizi halinde idamlara yol açtı. Bu durum, Kuzey Amerika’da yeni kurulmuş olan sömürgelere kadar bulaşan büyük çapta toplu çılgınlıklara yol açtı. Lewisohn, Lea adlı bir yazardan şunları aktarıyor: Kutsal Kitap’ı 53 kere okumuş olan saksonyalı bir yargıç, tek başına yirmi bin «büyücü kadın»ı ölüme mahkum etmiş olmakla övünürmüş.

Suçlamayı, genellikle arzuladığı kadından yüz bulamayan erkekler yapıyordu. Bu durumda, en ünlü kurbanların en cazip kadınlar arasından seçildiğini düşünmek yanlış olmaz.

Cinsel suçlar için uydurulmuş bir araç olan Engizisyon, gitgide daha büyük çapta, düşünce ayrılıklarına ve inanç sapmalarına karşı kullanılmaya başladı.

1483’te, Martin Luther din adamları sınıfının ahlak zayıflığından doğan yolsuzlukları, akraba kayırıcılığını, kilisenin vergilendirme tarzını gerekçe göstererek Reform istemişti. (Almanya’da kilisenin genelev gelirleri üzerinden aldığı verginin toplamı, günah bağışlayarak elde ettiği gelirin toplamından dört kat yüksekti.) Bunun üzerine afaroz edilen Luther, papalığın bu kararını herkesin gözü önünde yaktı; daha sonra, manastırdan kaçmış bir rahibeyle evlendi.

Picardie’li bir piskopos yardımcısının oğlu olan ve genç yaşta dul kalan Jean Calvin de Cenevre’ye sığındı, orada katı bir ahlak anlayışını savundu, sonra bu anlayışa dayanarak, ilkelerine aykırı davrananları yaktırdı. Bu arada şunu da belirtelim: başlangıçta Reform hareketi, rahiplerin ve rahibelerin yardımını gördü; bunlar cinsel yaşayışa evlenerek kavuşabiliyorlardı, oysa Reform boşanmayı da kabul ediyordu.

Bu aşırılıkları sınırlamayı Trento Konsili ( 1543-1563) üzerine aldı ve inanç, tanrının lütfu, kutsamalar (bu arada evlenme), azizler, günah bağışlamalar, gelirler, birkaç görevi birden alma yasağı, din adamlarının evlenmemeleri ve cinsel ilişkide bulunmamaları gibi konuları düzene koyup ayin dili olarak latincenin ve din konularında eğitim kurumları olarak da papaz okullarının kabulü konularını karara bağlayarak bu aşırılıkları önlemeye çalıştı.

2. Reform ve İngiltere. Bu arada, Reform, boşanmayı kabul ettiği için İngiltere’de de benimsendi. Çünkü o sıralar Henry VIII, Anne Boleyn ile evlenmek için karısı Aragon’lu Catherine’den boşanmak istiyordu. Oysa yirmi yıldır evliydi, altı çocuğu vardı; Aragon’lu Catherine, Karl V’in halasıydı; buna karşılık papa Clemens VII’nin Karl V’e ihtiyacı vardı. Dolayısıyla, İngiltere kralı Henry VIII’in boşanma isteği reddedildi. «Krala yanlış öğüt vererek yanılmasına yol açmış olan» başbakan Wolsey ömür boyu hapse mahkum oldu.

Bütün üniversiteler Henry VIII yararına deliller buldular. Karl V’tcn korkan Clemens VII bu durum karşısında iyice hırçınlaştı.

1530 eylülünde, Henry VIII’in Anne Boleyn’in evliliğinin geçerli olduğu ilan edildi. Bunun üzerine kral kendisini İngiltere kilisesinin başı ilan ettirdi. Bir ilahiyatçı topluluğu da ilk evliliğini geçersiz saydı. Kral, Anne Boleyn’le evlendi, üç yıl sonra Anne Boleyn bir kız doğurdu;(bu kız, Elizabeth adıyla tahta geçecektir.) sonra bir çocuk düşürdü, daha sonra da bir ölü çocuk doğurdu. Erkek çocuğu olmadığı için, kocasına sadık olmadığı ilan edildi, birçok aşığı olduğu ispatlandı ve yirmi altı soylu tarafından (aralarında amcası da vardı) ölüme mahkûm edildi.

Bundan sonra, Henry VIII dört kez daha evlendi. Bu karıların birincisi doğum yaparken öldü, İkincisi boşandı, üçüncüsü idam edildi, dördüncüsü tahtta kaldı. Henry VlII’in tutumu, bir ölçüde, beyin frengisine tutulmuş olmasıyla açıklanabilir.

O, mutlak bir cinsel özgürlük isteyen, uyruklarına bütün cinsel özgürlüğü... ve ölümünden yüz yıl sonra ardıllarından birine kellesini kaybettirmiş olan bir kraldır.

Elizabeth döneminde püriten’leşen protestan Reform’u, katolik kilisesinin tapınma yöntemleriyle ilgili kalıntılarına saldırdıktan sonra törelere ve özellikle cinselliğe el attı.

Püritenlik cinsel hazzın yasaklanması değil, insanın kendi vicdanı karşısında tam bir sorumluluk duymasıdır. Burada basit cinsel engelleme aşılmış, onun yerine isteklere, eğilimlere, duyumlara yönelen öncesel (prealable), edimli, arayıcı (prospectif) bir yargı konmuştur.

Yalnız engelleme söz konusu olsaydı, o zaman başka yerlerde de olduğu gibi, bir yasa, bir mevzuat, bir toplum sorunu olurdu. İnsanın Yaradan’la gururlu bir biçimde başbaşa kalışı anlamına gelen püritenlik, kendiliğinden’i (spontane) mahkûm eder ve en doğal psikofizyolojik davranışlara bile hesaplılığı getirir. Bundan iki sonuç çıkar: başkası karşısında gerçek sempati yokluğu (çünkü o, özünde günahları bulaşıcı olan bir günahkârdır) ve her değişikliği hoşgörülmez bir başkaldırma sayma eğilimi.

Sonunda, püritenlik, ‘kökende kötülük’ inancını içerdiği ve insanı kendi kendisiyle sürekli ve insandışı bir kavgaya zorladığı için ruhsal dengeyi bozar; bu bozukluğu ancak, ahlak yasasından saldırganca bir vazgeçiş önleyebilecektir.

Belki de Blake, Milton’u bilinçsizce şeytandan yana olmakla suçlarken haklıydı.

Andre Morali Daninos - Cinsel İlişkiler Tarihi

Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır



Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM