Cinsi Adetler Tarihi

Richard Lewinshon - Cinsi Adetler Tarihi

Erdemli kadın (Sati) ve aşk sanatı

Eski zamanlardaki cinsi adetlerin en zalimi, sabır ve direnmeme ülkesi olan Hindistan’dan gelmektedir. Hindistan’daki dul kalan kadınların (erdemli kadının) kendi kendini kurban etmesi, kadının erkeğe karşı olan mantıki haddin en sonuna götürülmüş bağlılığını gösterir. Bir erkeğe emaneten verilmiş bir kadının, bu dünyada olduğu gibi öteki dünyada da, hep kocasıyla olması gerektir. Yas tutma, ölülere tapınma, hatta bekarlık bile yetmemektedir. Gerçekten kocasına bağlı bir kadın, fiziksel olarak bile ondan ayrılamaz. Ölüm erkeği alır, başka bir dünyaya götürürse, kadının da onunla birlikte gitmesi, vücudunun yakıldığı günde, kendi küllerini onunkilerle karıştırması gerektir. Bu, hem şairane, hem de kahramanca bir davranış gibi görünüyor - ölüm korkusundan daha güçlü, evlilik ve evlilik bağı esrarının bir çeşit beyanı gibi. Bununla birlikte, bu davranışın, toplum ve erkekler tarafından kadınlara zorla kabul ettirilen, eşi olmayan bir cinsel esirlik sonucu olduğu düşünülürse, hiç bir soylu yanı kalmıyor. Bu adetin içinde çıktığı ve çağımıza kadar süregeldiği şartları düşününce daha da tiksinç bir manzara oluyor.

Sati’nin başlangıcı İsa’dan önce iki bininci yıla kadar uzanır. Bütün Hindistan’da yayılmış olmasına imkan yoktur. Kuzey Hindistan’ın Ari dili konuşan topluluklarında çıkmıştır ortaya: Güneyin Davudu izleyen oymakları, bunu pek kabul etmemişlerdir. Başlangıcını insan kurbanında aramak tabiidir, ancak Hindistan’ın en eski din kitapları bunu desteklememektedir. Olsa olsa Sati’yi hoş görüyorlar ve ondan kaçmak için türlü yollar öğütlüyorlar. Bir karı, odun yığını üstündeki ölü kocasının yanına yatar da, başka bir erkek, son anda elini tutarsa, onu ikinci kocası diye tanıyıp, canlılar ülkesine dönmesi gerektir. Bu güzel öğüt, görünürde izlenmemiştir pek, çünkü - bu acayip evlenme usulüne önceden karar vermemişlerse - kadın kadar erkeğin de çabucak karar vermesi gerektir, ki bu sık sık yer almış olabilir, çünkü kadın her ne kadar hapis idiyse de, daima bir bağlılık sembolü değildi.

Sati’nin sebebi dinsel öğreti değil idiyse, ateşi dürtükleyen rahiplerin suçunun daha da iğrenç olması gerek. Brahmanlar, özellikle, zengin dulların, kocalarıyla birlikte mahvolması üzerinde ısrar ediyorlardı; genellikle onlardı duldan kalacak malları alacak olanlar. Tabii, yoksul kadınların açık havada yakılıp yakılmaması pek ilgilendirmiyordu onları, arkada bırakacakları bir şeyleri olmadığı için o kadar erdemli olmaları gerekmezdi. Aynı zamanda birçok kocayla yaşamaları bile ilgilendirmiyordu rahipleri. Böylece Sati, daha çok yüksek sınıfların bir ayrıcalığı olarak kalmıştır. Çokkarılılığın hüküm sürdüğü çevrelerde kadınlar bazen efendilerini, beylerini yakıp tüketen alevlere kendilerini atarlar, onunla birlikte ölümden sonra yeniden canlanacaklarına inanırlardı. Lord William Bentick, Hindistan’ın genel valisi, rahiplerin güçlü karşı koymalarına rağmen, satiyi, 1829 da yasak ettikten sonra bile, bu gibi olaylar yer almakta devam etmiştir.

Bu korkunç dehşet hikayesi ile miras koparmanın biricik yumuşatıcı tarafı, satinin sadece reşit kimselere münhasır olmasıdır. Yüksek sınıflarda küçük, bebek denecek kızlar, kendi yaşlarındaki oğlanlara verilirdi. Hindistan’da, kız çocukları, anne baba için daima bir yük olarak görülmüştür; ellerinden ne kadar çabuk çıkarsa, o kadar iyi olmuştur onlar için. Bu, çok saçma durumlar yaratıyordu. Üç yaşındaki “koca", kızamıktan veya boğmacadan ölecek olursa, evli karısı o yaşta dul kalıyor, ömrü boyunca da dul sayılıyordu.

Kadınların mevkiinin, Hindistan’ın renkli tarihinin türlü safhalarında başka başka olduğu doğrudur. Özellikle Budizmjn etkisi altında, oldukça serbestlik tanıdıkları gibi, büyük baskı altında kaldıkları da olmuştur. İ.S. IV-V inci yüzyıllarda Gupta sülâlesi sırasında - bu devir refah ve yüksek bir kültür gelişimi devridir - kadınların yüksek İdari mevkilere geçtiği görülmektedir, bununla birlikte, aynı devir çokkarılılığın yayılmasını, dulların bekar olarak kalmak zorunda olmasını, ve sati’nin genellikle artmasını da görmüştür. Yüksek-sınıftan olan bir kadın için, kocası öldükten sonra yaşamağa devam etmek namussuzluk sayılıyordu.

Buna rağmen, odunlar üstünde binlerce kadının yanıp kül olduğu bu çağda, Hindistan’ın en ünlü, muhtemelen de en eski aşk kitabı Kamusutra yazılmıştır. Bu kitabın yazarı, Mallaniga Vatsyayana, kaygısız bir Don Juan değildi; son derece bilge ve dindar bir kimse olarak ün salmıştı, bu, okuyucularına aşkın sırlarını veriş şeklinde görülür, Kamasutra kelimesi “aşk-ilkeleri” anlamına gelir. Vatsyayana da tam bir öğretmendir. Eseri, savaş ve devlet sanatı, sahne sanatı gibi konular üzerine yazılmış eski Hint kitaplarından yapı bakımından pek farklı değildir. Büyük zevk vermesi bir yana, cinsel birleşme bile, tam tadına varmak için öğrenilmesi gereken bir sanattır. Budizmin nirvanasının tam tersidir bu; insan duyularından elden geldiği kadar tad almak için yaşamalıdır. Bununla birlikte dikkat edilecek bir nokta var, aşk sanatı sadece erkeğin zevk alması için değildir; kadın da mümkün olduğu kadar işin tadına varmalıdır. Vatsyayana, kadının erkekten daha büyük zevk alabileceğini de ileri sürmektedir, çünkü kadının kendini vermesi demek “benliğine varma mutluluğu” demektir. Bununla birlikte, rolü hiç bir şekilde pasif değildir; tam tatmin olabilmesi için, çok değişik şekillerde saldırılara geçmesi öğütlenmektedir.

Hintliler, sayılarla çok ilgilidir. Her şeyin tam sayısını bilmek isterler. Sayılar işleri kolaylaştırır, bazen bir sistem halini alır. Böylece Kamasutra’daki, psikolojik olsun, fizyolojik olsun, bütün akla gelebilecek aşk yaşantıları ve ameliyeleri numaralanmış halde bir tablo teşkil etmektedir. Vatsyayana’ya göre üç temel aşk-çifti vardır, bunu zoolojik benzetmelerle ifade eder: yabani tavşan ile ceylan; boğa ile kısrak; aygır ile dişi fil. Bir kadınla tanışan erkeğin, onunla fiziksel olarak birleşebilmesi için dört yol vardır. Kur ilerledikçe, on türlü öpüşme olabilir, bu, suyun yüzünde kadının aksini sembolik olarak öpmekten tutun da, dil ile türlü öpüşmelere kadar gider. Sarılışma tekniği de inceden inceye anlatılmıştır. Yüksek Hint aşk ekolü, şairane adlar taşıyan dört çeşit sarılmadan bahsetmektedir: sarmaşık, ağaca tırmanış, susam pirinci ve sütle su. Öpücüklerle sarılışmaları türlü türlü birbirine uydurarak cinsel birleşmeden önce altmış dört türlü durum ortaya çıkmaktadır. Cinsel birleşmenin kendi de, bir sürü kurallara ve değişikliklere tabidir. Bununla birlikte, eninde sonunda, bakacak olursanız, Hint aşk-tekniği, başka ülkelerde gençlerin bilimsel bir eğitim geçirmeden, kendiliklerinden ortaya çıkardıkları şeylere bir şey eklememektedir.

Bilge Vatsyayana’nın kendi de, büyük özelliği olmayan öğretisinin okuyucular için büyük şey ifade etmediğini anlamış gibi görünmektedir. Bu yüzden, erkekliği arttırmak için, birtakım ilaçlar, kadınlardaki soğukluğu yenmek için, huyları uzlaştırmak veya kadınların aldatmasını önlemek için bir sürü öğütler veren bir de “gizli öğreti" eklemiştir kitabına. Kamasutra’nın ilaç dolabı pek doludur: şehvet arttırıcı ilâçlardan tutun da maymun pisliğine kadar gitmektedir.

Bu gibi edebiyatta genellikle bulunacağı gibi, Vatsyayana, sadece bir bilimci gibi değil aynı zamanda bir ahlakçı gibi de yazdığını ileri sürmektedir. Dediğine göre, bütün amacı aşk tekniğini mükemmelleştirerek evliliği kuvvetlendirmek ve insanları daha erdemli yapmaktır. Dindar bir kişi olarak, aşkta bile Brahma’ya dua etmeyi, ama tapınakta falan hiç bir şekilde sevişilmemesini öğütlemektedir. Çünkü Hindistan’daki din, Yakın Doğudakine benzemeyip, tapınak fuhuşuna müsaade etmemektedir. Bu bakımdan, Hint rahipleri iman, iş ve cinsel yaşayış arasında kesin ayrılıklar görmüş, erdemli kadınların uğradığı dehşetlerden faydalanmakla yetinmiştir.

Richard Lewinshon - Cinsi Adetler Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır



Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM