Yalancılar Ve Sahtekarlar Ansiklopedisi

Roelf Bolt - Yalancılar Ve Sahtekarlar Ansiklopedisi 


GİRİŞ

BİR: Neden?

Victoria & Albert Müzesinin 46 numaralı odasında uzun yıllar boyunca sergilenen eserlerin tamamı sahteydi. Roma dönemi mozaiklerinden - aslında yakın dönemde bir hapishanenin kadın mahkumları tarafından yapılmışlardı - Barok tarzdaki avizelere kadar her şey ziyaretçilerden bile daha gençti. Başka bir deyişle, hiçbir şey, olduğu iddia edilen şey değildi. Yıllar önce bu odayı ziyaret etmek için çabalamış olmam, daha o zamanlardan aldatma sanatına ortalamanın üzerinde bir ilgi duyduğumu gösteriyor.

Bu sanata duyduğum ilginin nereden kaynaklandığını anlayabilmek için epeyce kafa patlattım. 8 yaşlarındayken annemin bana Han Van Meegeren'den bahsettiğini, tamamen anlamasam da hikayesini tuhaf ve ilgi çekici bulduğumu hatırlarım. Ama bu konunun beni büyülemesi böyle bir ilgi için tek başına yeterli midir? Bundan kuşkuluyum çünkü aksi yönde ikna edici anılarım da var. Mesela annem bana arka bahçesinde meleklerin cirit attığına inanan bir kadından da bahsetmişti. Zengin bir mahallede kanatları olan insanımsı maymunların ortaya çıktığına dair anlattığı hikaye de son derece akıl almaz ve ilginçti; ancak bu türden şeyleri araştırmaya dair hiçbir zaman istek duymadım.

Belki de bu tip kötü huylara olan ilgimin kaynağı bizzat kendi girişimlerimdir diyeceğim ama bunu da çok olası görmüyorum. Zira bu konudaki sicilim çoğunluktan daha kötü değil. Aldatma toplumumuzda yaygın bir eylemdir. Başarının takdir edildiği bir dünyada yaşıyoruz ve kim insanların biraz başarılı görünmek için gerçekleri az da olsa çarpıtmadığını iddia edebilir ki? Mesela şu an klavyemin yanında 25 yıl kadar önce aldığım ve o günden beri severek kullandığım deri bir kalem kutusu duruyor. Yeterli ışık altında arkasına kazınmış kelimeleri hâlâ seçebiliyorum: "Pariochs?" "Ephors?". Öyle bir şey. Artık tam olarak deşifre etmem mümkün değil, ki zaten artık benim için mühim bir şey olduğunu da sanmıyorum. Kapağın hemen altındaysa sınav gözetmeninin anlamaması için pek çok karışık simgenin arasına özenle yerleştirdiğim formül kalıntıları var. "İktisat II" dersi sınavında kullanmak için yazmıştım bu kopyayı; I olsun II olsun - ya da her kaç olursa olsun - iktisat dersini bir türlü sevememiştim. Hatta o kadar ki aslında o sınavdan beridir ilk kez bu cümleler vesilesiyle iktisattan bahsediyorum denebilir. Bildiğim kadarıyla bu eylemimden iktisat bilimine halel gelmedi ama benim toplumun daha az ya da daha fazla yararlı bir üyesi olmamı sağlayan bir eğitim tezgahından geçmemi kolaylaştırdı. Velhasıl, aldatma sanatına ilgi duymamın nedeni kendi küçük tecrübelerim de olamaz.

Beni 46 numaralı odaya götüren sebep her ne olursa olsun, bu kitabın yazılış sürecinin ilk durağı orasıydı. Sergide taklit eserler üreten usta heykeltıraş Alceo Dossena'nın Madonna ve Çocuk adlı eseriyle tanışmıştım ve sergiyi birlikte gezdiğimiz arkadaşım da eserle bir fotoğrafımı çekmişti. Çalışma masama dönünce Dossena ve yaptıklarını araştırırken nasıl keyif aldığımı hatırladım. Fotoğraftaki görüntüme bakıp da kendimi keyiften kısılmış gözler ve tatlı bir tebessümle bulunca dünyanın en beyhude, en çok zaman alan, en müsrif, en sinir bozucu uğraşını yapmaya karar verdim: Sahtecilik hikayelerinin koleksiyonunu yapmak!

İlk zamanlar gazete kupürü kesip biriktirmekten biraz daha fazlası olan bu uğraşım sonunda gigabaytlar dolusu makale, kamyon dolusu kitap, belgesel, film, mahkeme kararı, fotoğraf ve az sayıda manevi değere sahip eşya biriktirmeme ve en nihayetinde bu kitabı ortaya çıkarmama neden oldu.

Bu kitabı yazmamın kendime sorup durduğum "neden" sorusuna nihayet bir yanıt vermiş olmasından memnunum: Yüzyıllardır dikkatimizi dağıtan, kavraması imkânsız bir fenomene, insan doğasına duyduğum ilgi. Üstelik bu fenomen kendime sorduğum o soruyu daha küçük, anlaşılır parçalara bölüyor ve bu mikroskobik resim bize başka bir evrensel fenomeni anlatıyor: İnsan denen hisli ve duygulu varlıkların bir arada nasıl yaşayabildikleri.

Jonathan Swift 1725'te "John, Peter, Thomas ve diğerlerini bütün kalbimle sevmeme rağmen prensip olarak insan denen hayvandan nefret ediyor ve tiksiniyorum" yazmıştı (Woolley, 2001) Benim bakış açım bunun tam tersi: Ben öyle dost canlısı biri değilim ama "insan denen hayvan" hakkında Swift'e göre daha ılımlıyım. Dost canlısı sempatikler çevresindekilerin kusurlarıyla da ilgilenir: Onlara göre John hiçbir şey yapmaz ama şikayet eder, Peter hep belirsiz konuşur, Thomas ise kendisi hakkında doğru düşünmeyi beceremediği zamanlarda derdini anlatmaktan acizdir.

Elinizdeki kitap aldatma olgusuna teorik düzeyde yaklaşmıyor; bunun yerine bireysel vakalara odaklanıyor. Yine de seçtiğim örneklerde okurun kendine çıkarabileceği dersler var. Bazı örneklerde bunu yapmasına bile gerek yok; zira bir mahkeme gereken dersi çoktan çıkarıp kanun olarak önümüze koymuştur bile.

Swift'in "insan denen hayvan'ı oldukça ilginçtir aslında. Soyut düşünme becerisi onu evrimsel bir garabete dönüştürmüştür. Homo sapiens, kendini evrim savaşına aktif bir şekilde hazırlama kapasitesine sahip olan ya da en azından doğal seçilimin sınırları dışında kalabilen herhalde tek türdür. Artık insanın meselesi en güçlünün hayatta kalması değildir. Tarım, bebek maması ya da gözlükler bizleri çoktan klasik evrimin sınırlarının dışına atmıştır.

Ne var ki bu soyut düşünme becerisi insanı beklenmedik başka bir düşmanın kurbanı haline getirebilir: Kendisinin! Bu yetenek insanlara başka canlıların hayalini bile kuramayacakları senaryo üretme becerisini sağlar. İnsanlar birbirlerine türlü türlü eziyet edebilir ve bu cehennemi sadece başkaları için değil kendisi için de yaratarak kendini yok etme kapasitesine sahip tek tür haline gelir. Kendi kökünü kazıyacak kadar ciddi durumların olmadığı zamanlarda bile, bu emsalsizliğin başka kötü sonuçlarıyla yüzleşir: kendini fazla yüceltme, kıskançlık veya gerçeklerden kopma.

Evrim insana soyutlama yetisini verdi; çünkü homo sapiens sosyal bir tür. Kimsenin kendi başına hayatta kalamayacağı bir ortamda başkalarını manipüle etme becerisi önemli bir avantajdır. Örneğin yalan söylemek asgari çabayla azami kazanımlar elde edebilmek için müthiş bir araçtır. Yalan söylemenin önemini, bu eylemin gerekli olduğunu kavramamış birinin kötü tecrübelerinden anlayabiliriz: Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Genel Sekreteri Sha Zukang, 2010 yılı Eylülünde Avusturya'da yapılan bir toplantıda Genel Sekreter Ban Ki-Moon'a kadeh kaldırdıktan sonra - daha önceki kadehlerin de olumsuz etkisiyle - "Beni hiç sevmediğini biliyorum Sayın Genel Sekreter" dedi ve kadehini yeniden kaldırırken "gerçi ben de seni hiç sevmedim zaten" diye ekledi (NRC Harıdelsblad, Eylül 2010). Meslektaşları onu mikrofondan uzaklaştırarak bir krize engel olmak istedilerse de çabaları boşa gitti. Diplomat, mikrofon başında geçirdiği on-on beş dakika içinde aslında Birleşmiş Milletler için çalışmayı hiç istemediğini, New York'taki merkezde mutlu olmadığını zira Amerikalıları da hiç sevmediğini anlattı. Zavallı Sha, yalan söyleyerek herkesi mutlu etmenin daha iyi bir seçenek olduğunu ertesi sabah anlayacaktı.

Bu önemli beceri erken yaşlarda kendini göstermeye başlar. On bir ila on altı yaşındaki ergenler hakkındaki bir araştırma "sosyal becerileri yüksek ergenlerin düşük olanlara göre insanları kandırma konusunda daha başarılı oldukları'nı ortaya koydu (Feldman, 1999). Aslında bu ayrım yapaydır, zira kandırmanın kendisi başlı başına bir sosyal yetenektir zaten. "Çocuk masumiyeti" de bir çıkış yolu değildir; çünkü öyle bir şey yoktur. Psikolog Paul Bloom'a göre "Bebekler altı aydan itibaren ahlaki yargılarda bulunabiliyorlar ve belki de beyinlerine iyi ve kötüyü ayırt etme kabiliyeti işlenmiş olarak doğuyorlar" (Chittenden, 2010). Öyleyse ahlaki konularda nasıl seçimler yapıyorlar? İki ila üç yaşındaki çocuklar yalan söylemede o kadar iyi değiller ama yalanları sosyal bir taktik olarak kullanabileceklerini biliyorlar. Psikolog ve yalan uzmanı Robert Feldman'a göre "beş ya da altı yaşma geldiklerinde bu işte epey iyi hale geliyorlar" (Jarvis, 2010).

Soyutlama gücü, yani alternatif gerçeklikler yaratma kabiliyeti, bu kitabın konusu olan kötülüğün esas nedenidir. Bir insan mükemmel bir hayat yaşamasının önündeki tek engelin partneri olduğuna inanabilir. Bir başkası şayet ortaokuldaki hocaları kimya alanındaki vizyoner görüşlerinin kıymetini bilip mezun olmasına izin verselerdi, bugün AIDS'e tedavi bulabileceğini öne sürebilir. Aynı şekilde icra ettiği sanatın değerinin ölümünden yüz yıl sonra anlaşılacağını iddia edenlere rastlamak mümkündür.

Nitekim 46 no'lu odaya olan ziyaretimden sonra yalancıları ve sahtekârları daha iyi anladığımı sanıyorum. Bu kitap insan olmaya "aldatma ve aldanma" penceresinden bakıyor. İnsanoğlu, tüm sakarlıklarına rağmen, başparmak gibi müthiş bir hediye bahşedilmiş harika bir varlık. Üstüne bir de kendi trajedisi ve ümitsizliğinin farkında olma becerisine sahip. Bu yüzden yukarıda bahsettiğim türden insanların neden kendileri için sahte bir ölüm düzenleyerek partnerlerinden sonsuza dek kurtulabileceklerini, şalgam ve muzdan sahte bir AIDS ilacı icat edebileceklerini ya da yeteneklerini Bacon, Hockney gibi ressamların taklit eserlerini üretmede kullanabileceklerini anlayabiliyorum.

Yeri gelmişken sahtecilik konusunda yapılan derinlemesine bir araştırmanın tuhaf sonuçlarından da bahsetmek isterim. Katılımcıların taktıkları güneş gözlüklerinin kalitesiyle ilgili düşüncelerinin konu edildiği bu psikoloji deneyinde 85 kadın deneğin her birine 300 dolar değerinde orijinal Chloe güneş gözlüğü verildi ancak bir grup kadına gözlüklerin taklit olduğu söylendi. Daha sonra deneklerden bir dizi görevi yerine getirmeleri istendiğinde - tuhaf ama - sahte gözlük taktığına inanan deneklerin diğerlerine göre daha çok hileye başvurduğu tespit edildi. Dahası, sahte gözlük taktığına inanan gruptaki denekler kendilerine hangi kadınların daha çok hileye başvurmuş olabilecekleri sorulduğunda yanıtları "sahte gözlük takanlar" oldu. Bu deneyin sonucu geçmişteki diğer çalışmalarla birlikte değerlendirildiğinde taklit ürünler kullanmanın dünya görüşümüzü de değiştirdiği anlaşılıyor. Yani omzuna sahte bir Dölce & Gabbana çanta takan biri aynı zamanda fikren tutarsız hale geliyor. Bir yandan sahip olmak istediği statüye kavuşmak için sahte ürün kullanırken öte yandan kendini de sahte hissediyor. Deneyi kaleme alanların söylediği gibi: Sahte ürünler insanın kendisini de sahteymiş gibi hissetmesine neden oluyor. Güzel bir tatil akşamında rastladığı işportacıdan çakma Daisy parfümü satın alırken bunları öngörmek ise pek de olası değil.

***


Aldatmanın çeşitli türlerini ele almadan önce aldatılanlar için de birkaç kelam edeyim. Genelde onları sempatimizi hak eden, aldatma sanatını iş edinmişlerin zarara uğrattığı kurbanlar olarak görmeye meyilliyizdir. Ama herkesi aldatmak mümkün değildir. Eğer bir sahtekâr amacına ulaşabiliyorsa bu genelde kurbanın davranışlarıyla sağladığı kolaylıktan kaynaklanır: Aptallık ve açgözlülük bir ahenk içinde çalışır. İlla ki birinin çıkıp diğerini aldatması gerekmez. Mesela kitapta, yaptıkları deneylerden gerçek sonuçları değil umdukları sonuçları cımbızlayan çeşitli bilim insanı örnekleri de var. Bu bilim insanları sevgilisine "beni seviyor musun?" diye sorarak boşa nefes tüketen ümitsiz aşıklar gibidirler. Zira böyle bir soru aslında gerçek neyse onu öğrenmeyi değil, duyulmak istenen bir yanıtı duymayı hedefler. Kimse kolay kolay "sevmiyorum" diyemeyeceğine göre amaç daha baştan aldanmaktır zaten. Aynısı, öldükten sonra yeniden doğacağına ya da cennete gideceğine inanan bir dindar için de geçerlidir. Olaya böyle yaklaşan bilim insanları, aşıklar ya da dindarlar, gerçeğin gözleriyle gördüklerinden ibaret olduğu fikrini bir türlü kabul edemezler. Daha net ortaya koymak gerekirse, zengin olacakları fikriyle kandırılabilenler zaten bu hırsa sahip olanlardır.

Roelf Bolt - Yalancılar Ve Sahtekarlar Ansiklopedisi

Bir sonraki bölüm eklendiğinde linki burada olacaktır














Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM